Tekirdağ’da Kahvaltı

kategori: Gezi rehberi
ihsankurt yazmış,

Yıllar önce Konya’da tanışıp dost olduğumuz, dostluk kurduğumuz bir aile 13 Nisan Cuma akşamı telefonla bizi aradı. İstanbul’a geldiğimizi biliyorlardı. Telefondaki ses “yarın sabah kahvaltısına bekliyoruz. Eğer gelmezseniz çok darılırız” dedikten sonra iyi günler dileyip telefonu kapattı. Nedense bu dost daveti bana memleketinden uçağa binip başka bir ülkede sabah kahvaltısı yapmaya gidenleri hatırlattı.

 

Eşim ve oğlumla durumu kendi aramızda konuştuk, muhasebe ettik. Başka çare yoktu. İstanbul’a araba ile bir buçuk saat kadar süren Tekirdağ’a gidecektik.

 

Biraz da ilk defa bir yere gitmenin heyecanı ile erken kalkmıştık. Niyetimiz sadece kahvaltı yapmak değil elbette şehri de gezmekti. Anlayacağınız hem ziyaret, hem ticaret gibi bir şey. Bizim ziyaretimiz dostlarla görüşmek, ticaretimiz de ilk defa göreceğimiz Tekirdağ’ı gezmek olacaktı. Yola çıkmadan önce nasıl geleceğimiz konusunda telefon edip tekrar bilgi aldık.

 

İstinye’den çıktığımızda günlük güneşlik bir hava vardı. Televizyonlarda sık sık izlediğimiz trafik keşmekeşi de yoktu. Sanki her şey; bu güzel hava, şu akıp giden sakin trafik ve İstanbul’un sabahı boğazı ile soluyuşu bizim için düzenlenmiş gibiydi. İstinye sırtlarından sonra Levent’ten geçip çevre yoluna düştükten sonra işte yol bizi Tekirdağ’a bağlamıştı. Arabayı oğlum kullandığı için bana da etrafı doya doya seyretmek zevki düşmüştü. Yolda bir süre gittikten sonra Marmara’nın kuzey kıyılarına paralel yol aldığımızı fark ettim. Hani derler ya, tıpkı öyle “deniz bir çarşaf gibiydi”. Etrafımızdaki arazi düzlüğünün yanısıra yeşilliği ile de çok hoş duygular bahşediyordu. Bir yanımız mavi bir yanımız yeşil ortasında biz gittikçe Tekirdağ’a yaklaşıyorduk.

 

Nedense daha çok adını askerlikle eş gördüğüm ya da bende askerliği çağrıştıran Tekirdağ’a girerken de güzel duygularla zenginleştim. Sırtını bir yamaca yaslayıp yüzünü Marmara’ya dönen bu güzel şehre daha girişte ısındım. Bizi karşılayacak olan dostumuz telefonda şehre girişten sonra altıncı ışıkta bizi beklediğini söyledi. Trafik ışıklarını saya saya şehrin içinde ilerliyorduk. Altıncı ışığa geldiğimizde, yolun sağında aile dostumuz Adem Bey bizi bekliyordu.

 

Dostumuzun oturduğu klasik tabirle, denize sıfır evine geldiğimizde gerçekten masa sabah kahvaltısı için hazırlanmıştı bile. Kısa bir hal hatır faslından sonra ellerimizi yıkayıp sofraya oturduk. Kahvaltımızı yaparken bu arada eski dostlardan ve eski günlerden bahsettik. Şimdi mazide kalmış olan o günleri, o günlerde geçen hatıraları yâd ettik. Şimdi ilköğretim sekizinci sınıfa gitmekte olan dostumuzun tek kızının üç tekerlekli bisiklet sürdüğü çocukluk günlerini çok tatlı gülüşlerle andık.

 

Kahvaltı bittiğinde evin denize bakan salonunda biraz oturduktan sonra bize planımızın ne olduğu soruldu. Biz de herhangi bir planımızın olmadığını ama şehri tanımak istediğimizi söyledik. Bunun üzerine hazırlanıp dışarı çıktık. Önce önemli ve tarihi olan yerler varsa oraları görmeyi arzuluyorduk. Aile dostumuz Adem Bey, şahsımın edebiyat ve sanata ilgisini bildiği için önce Tekirdağ Namık Kemal Evi’ni gezebileceğimizi söyledi. Vatan şairi Namık Kemal’in Tekirdağ doğumlu olduğunu biliyordum. Ancak onunla ilgili tarihi bir yerin olabileceğini düşünmemiştim. Aynı arabayla şehrin kısa sokaklarından geçerek ahşap yapılı bir evin önünde durduk. Bu şirin evin giriş kapısının üzerinde Namık Kemal Evi yazıyordu. Dışarıdan görüldüğü kadarıyla ev çok güzel ve bakımlı görünüyordu. İçerde bizi Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni Sezai Kurt karşıladı. Kendisinin burayla yakından ilgilendiğini söyledi. Zaten karşımızda başka herhangi bir ilgili de bulunmuyordu.

 

Mehmet Serez’in hazırlamış olduğu Tekirdağ Namık Kemal Evi isimli eserde bu evle ilgili şu bilgiler veriliyor:

 

Tekirdağ Namık Kemal Evi, Orta Cami Mahallesi Namık Kemal Caddesi No:7’de, Belediyeler, İl Özel İdare Müdürlüğü, Tekirdağ Milli Eğitim Vakfı, Vakıflar, Okullar, Gönüllü Kuruluşlar- Namık Kemal Derneği ve Tekirdağ halkının desteği ile inşa edilmiştir. 21 Aralık 1992’de temeli atılan bina, 21 Aralık 1993’te hizmete girmiştir. Pazar günleri hariç mesai saatleri arasında açıktır. 19. yüzyıl Osmanlı mimarisi tarzında üç kat olarak inşa edilen bina aslına sadık kalınarak yapılmıştır. Etrafında geniş bir bahçe duvarı vardır. Binanın dışı ve altı odası ahşap malzeme ile kaplanmıştır. Giriş merdivenleri ve holde Marmara mermeri kullanılmıştır.

 

Namık Kemal Evi:

Bahçe ve bodrum katı; zemin kat, Ahmet Yavuz Kurt Tekirdağ Mutfağı odası, 19.Fırka Atatürk Odası,

1.Kat; Namık Kemal Salonu ve Misafir Odası, Mehmet Serez Tekirdağ Araştırmaları Odası, Namık Kemal Odası, İsmail Bayol Yatak Odası bölümlerinden oluşmaktadır.

 

Namık Kemal Evi’ni sanki Onun “Hürriyet Kasidesi”ni okuyan gür sesiyle dolaştıktan sonra tekrar Sezai Bey’in odasına uğradık. Biraz sohbet ettik. Ev’le ilgili kısa bilgiler aldım. Namık Kemal Evi’ni tanıtıcı bir broşürün olmadığını da öğrendim. Oysa gelen ziyaretçilere bir tanıtıcı broşürün ne kadar faydalı olacağını kimse inkâr edemezdi. İlgili ve yetkililer inşallah bundan sonra böyle bir broşür hazırlayarak gelen ziyaretçilere sunarlar. Bu şekilde de daha şuurlu bir Namık Kemal Evi gezisi gerçekleşmiş olur.

 

Namık Kemal Evi’nden ayrılırken Sezai Bey yine de bizleri boş uğurlamak istemedi. Kendilerinin de doğrudan emekleri olan Tekirdağ İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün çıkardığı GERGEF adındaki derginin 2.sayısı (Nisan–2006) ve görev yaptığı Tekirdağ Anadolu Lisesi’nin çıkarmış olduğu “Genç Kalemler” dergisini bize hediye etti. Öğretmen Sezai Kurt’un yakın ve sıcak ilgisinden dolayı Namık Kemal Evi’nden hoş duygularla ayrıldık.

 

Yolumuz bir başka tarihi mekâna uğradı. Hürriyet Şairi Namık Kemal’den sonra, Macaristan’ın bağımsızlığı için büyük mücadeleler veren 2. Ferenc Rakoczi Müzesi karşımızdaydı. İki sima arasında hiçbir ilgi olmamasına rağmen bende benzeyen tarafları çağrışım yaptı. Biri şair, diğeri devlet adamı olarak hürriyetin aşığı iki insan. F. Rakoczi, Osmanlı’da Çorlu’lu Ali Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Padişah Sultan III. Ahmet tarafından Türkiye’ye davet edilmiş. 15 yıl süreyle Tekirdağ’da şimdi müze olan bu ziyaret ettiğimiz evde kalmış. Cephesi Marmara’ya bakan bu ev 24 Ekim 1933’te devlet erkânının katıldığı bir törenle açılmış. Burası için de herhangi bir broşür vs. bulamadık. Burada görev yapan kişinin Macaristan tarafından görevlendirildiği ve maaşının karşılandığını öğrendim.

 

Buradan ayrılırken Tekirdağ Macar Dostluk Derneği destekleri ile hazırlanmış “II. Ferenc Rakoczi’nin Hayatı ve Türkiye’deki Sürgün Günleri” adındaki Macarca-Türkçe olarak hazırlanmış bir eseri ve müze ile ilgili resimlerin bulunduğu küçük bir albümü satın alarak müzeye de küçük bir katkıda bulunduk.

 

Şehirden biraz çıkarak,  Kumbağ olarak bilinen yöne doğru yöneldik. Çok güzel yerlerden geçerek denize yukarılardan bakan bir sahil kahvesinde çaylarımızı yudumladık. Deniz dalgalarından uzakta, uzaktan giden gemiler buzda kayıyor hissi veriyordu. Güneş en parlak ışıklarını yayarken, denizin serinliği yüzümüzü yalıyordu. Bizler denizi bu kadar güzel bir yerden seyrederken içinde var olduğumuz yaştan uzaklaşıyor, bedenimizle, ruhumuzla yer çekiminden kurtulurcasına hafifliyorduk sanki. Bu duygularla bulunduğum yerden sahil boyunca uzanan Tekirdağ’ın denize yansıyan siluetinin şehirle oluşturduğu bütünlüğünün seyre doyum olmaz manzarasına dalıp gitmiştim. Bir an için bu manzarayı küçük oğlum Furkan da görse ne kadar iyi olurdu, diye düşündüm. Elim gayri ihtiyari cep telefonuna uzandı. İşte Kazakistan’ın Yesi (Türkistan) şehrinde bulunan oğlum karşımdaydı. İşin garibi sesi de çok yakınımdaymış gibi geliyordu. O da telefonda öyle söyledi. Benim de sesim çok iyi ulaşıyormuş. Niçin geldiğimizden, nerede ve kimlerle olduğumuzdan bahsettim. Manzarayı kısaca tasvir etmeye çalıştım. Bir anlamda bu seyrine doyum olmaz güzelliği oğlumla da paylaşmıştım.

 

Denizin ve bu güzel havanın bağışladığı oksijen bolluğunu bir daha ciğerlerimize çektikten sonra dönmek üzere yerimizden kalktık.

 

Aile dostumuz Adem Bey ve eşi Huriye Hanım’dan ayrılırken bize Tekirdağ Valiliği’nin hazırlamış olduğu bir kitap armağan etti. Bu kitap, daha 16 yaşındayken 2.Rakoczi’nin yanına verilen mabeyincisi Macar Edibi Mikes Kelemen’in TÜRKİYE MEKTUPLARI adındaki eseriydi. Kütüphaneme anısı olan bir kitap daha kazandırmanın sevinciyle eseri memnuniyetle kabul ettim.

 

İstanbul’a dönüş yolunda, keşke her sabah kahvaltısı böyle dolu dolu geçse diye düşünüyordum.

 

 


« Orman Okyanusunda Yedigöller   |   Konya’da İnanç, Doğa, Kültür Turizmi »



Yorumlar

Giriş yaparak yorum yazabilirsiniz.

En üste çık. Anasayfaya git. Kullanıcı Girişi
Yazıları takip edin. Yorumları takip edin. WordPress Valid XHTML 1.0 Transitional
Tatil Acentesi
5 yıldızlı oteller 4 yıldızlı oteller 3 yıldızlı oteller
5 yıldızlı oteller 4 yıldızlı oteller 3 yıldızlı oteller
2 yıldızlı oteller 1 yıldızlı oteller 1. sınıf tatil köyleri
apart oteller belediye belgeli oteller butik oteller
moteller özel belgeli oteller pansiyonlar